beytom:

“Ayrılığı seçtin mi her şeyi götüreceksin yanında. Geriye hiçbir şey kalmayacak. Söylenmemiş sözler kalmamalı bıraktığın yerde ki ben en çok onları duydum. Gittin mi adamakıllı gideceksin. Hiçbir özlem kalmayacak dönüşleri emziren. Demem o ki dönecekmiş gibi gitmeyeceksin. Büyük git gideceksen uçsuz bucaksız, dursuz duraksız git. Telefonun numaraları sesime düşmemeli, yolların yoluma değmemeli. Hiçbir anıya, hiçbir dizeye, hiçbir şarkıya yenilmemeli ayrılık. Şiirler okununca unutulmalı, hasret dokununca uyutulmalı.Gece inmişken ayak parmaklarına kadar, yahut gün doğarken… Yatağının diğer yastığındaki boşluk tecavüz ederken gözlerine, ne bileyim tek başına yiyeceğin sofrana iki kişilik servis açtığında susacaksın, duracaksın… Gitmenin hakkını vereceksin.Ayrılık gurur duymalı seninle. Gidensen, sözün ayaklarına geçiyorsa, ayakların yakınımdan geçmeyecek! Ayrılığı seçtin mi büyük olacak ayrılık! Ayrılığı seçtin mi?…” 

ϟ Konuşmakla ya da yazmakla geçmiyor acılar, unutulmuyor yaşananlar.

(Source: beytom, via beytom)

beytom:

Bir gün bir hikaye yazacağım, baş kahramanımın adı da Ashanti olacak. Neden ve nasıl yapacağımı bilmiyorum. Hikayeyi herkes okuyacak. Herkes kendinden bir şeyler bulacak belki, belki de okunma rekorları kıracak. Ashanti bile kıskanacak hikayeden çıkıp kendini. Bütün sokaklarını bir bir dolaşacağım İstanbul’un onu bulmak için. Barları gezeceğim, ikinci el dükkanları talan edeceğim, parklarda saatlerce oturup şarkı söyleyeceğim. Gelmeyecek. Kahramanlar hiç gelmez.Bir gün bir şarkı söyleyeceğim. Biraz punk, biraz rock olacak. Asla punk rock olmayacak ama. Radyo listelerini zorlayacak, insanlar çılgınlar gibi dinleyecek, eğlenecek, coşacak… Birden telefon çalacak, arayan o olacak. Yok yok, beynimin gizli bölmelerinde çalışacak vasıfsız eleman arayıp durdum yıllarca bulamadım, onu nereden bulayım şak diye.Bir gün bir yere gideceğim. İsmi olmayacak gittiğim yerin. Oraya giden bir vasıta da olmayacak ama gideceğim işte. Kimse olmayacak gittiğim yerde. Herkesi bir yerlerimden çıkartacağım orada. Neye uğradığını şaşıracak insanlar. Bir gün bir müzik grubu kuracağım. Solistimin adı Ashanti olacak. Neden yapacağım bilmiyorum. Belki sadece olsun istediğim için belki de herkese meydan okuyacağına adım gibi emin olduğum için. Herkes farklı şeyler dinliyor, farklı yerlerde oturup, farklı yiyecekler yemekle meşgul. Herkes değişik bir müzik türünün kölesi. Herkes kaderinde farklı bir son olduğunu biliyor. Hepsi farklı elbiselere farklı takıntılara sahip. Herkes farklı dans ediyor. Herkes duyduğu, gördüğü şeye farklı tepkiler veriyor. Hatta çoğu istemediği işlerde çalışıyor. İstememesine rağmen zorla kendine verilen emirleri yerine getiriyor. İnanır mısın, sadece hava olsun diye dinlemekten hoşlanmadığı şeyleri dinleyenler bile var.Anlamlı ya da saçma olmak için çaba harcamayacağım. Benim sorunum bu olmamalı. Nereye gittiğini bile bilmeden, sırf çekiştirildiği için oradan oraya savrulan onca insan varken benim sorunum saçmalamak olmamalı. Kabul edemem ben bunu. Bizim işimiz onlara doğruları göstermek pek tabii.Sahneye çıktığında insanlar gözünü alamayacak ondan. (Bu kısım tamamen ondan kaynaklanıyor, benim suçum yok.) Birlikte şarkılar söyleyecekler. İster istemez insanlar kendilerini kaptıracak şarkılara, aşka. Nerede olduklarını unutacaklar, sarhoş olacaklar. Şarkı söylemenin memleketi kurtarmaya bir faydası dokunabilir mi? Sokak köpeklerinin bir araba çarpmasıyla ölmesine engel olabilir mi bir şarkı? Deli gibi dans ederken millet o karmaşa içinde, bunu haykıracak o iğrenç suratlarına “O”. O en meşhur olduğu anda, o en sevildiği zamanda…… O en bitmesin istendiği zamanda, dönüp arkasını yakacak sahnede ne varsa bir anda. Sadece kendisi çıkacak o sahneden tekrar, geride hiçbir saçmalık bırakmadan.Sanırım bunu gerçekten yapacağım. Telefon çalacak, Ashanti arayacak. Bu benim çok hoşuma gidecek, tanışacağız o gün. Bu tanışma olağanüstü alışkanlıklar yaratacak.
beytom:


Anlayamıyorum bu uyku denen olayı. Yatarsın, bir-iki saniye sonra sabah olur. Ne dinlenme ne keyif çatma olayı yok. Yorgunluğumuza nanik yapar gibi içinde nur topu gibi sıkıntıları olan yeni bir gün başlar. Ne ara uyuduk da uyandık? Güneş bu kadar küçük ve hınzır mı ki hopidik hopidik yine tırmandı göklere? Telefonu, bilgisayarı hatta canım cicim Scotty’nin ışınlanma sırrını bile anladım. Ama bunu anlayamıyorum ve anlayamayacağım da.Her zaman olduğu gibi böyle düşünerek kalktım. Zaten dışarı çıkana kadar her şey normaldi. Ne olduysa çıkınca oldu. Tam iş yerine gitmek için yolun sağından sağından gidiyordum ki bir nara kulağıma takıldı. “Gel vatandaş gel. Bugüne özel bütün hayaller yüzde elli indirimli…” Şöyle bir dönüp baktım. Tam karşımda Hayaller Dükkanı duruyordu. Her zaman buradan geçerim ama böyle bir yerin olduğunu daha önce görmedim. Ya da her zaman o kadar meşgul olurdum ki farkına varmadım. Ama şu anda o kadar çok dikkatimi çekti ki gidip bakma dürtüsüne engel olamadım. Hem indirimliymiş de… Kaybedecek neyim var ki? En fazla bir saat. Dolandırıcı olduğunu önceden anlarsam bu süreyi otuz dakikaya bile indiririm. Yaşa kızım sen!- Şey merhabalar.- Merhaba, şöyle içeri geçelim efendim.- Yok kardeş ben girmeyeceğim sadece Hayal Dükkanı’nda ne satıyorsunuz merak ettim.- Tabii ki hayal.Bunu o kadar içten söylemişti ki “Allah belamı versin! Tabii ya, bunu önceden bilmem gerekirdi. Nasıl bir zevzeğim ben bak görüyor musun?” ruh haline girdim. Adam başladı anlatmaya. Burada hayal satıyormuş. İnsanların kendi hayatları hiçbir zaman onları mutlu etmezmiş. Hep başka hayatlar başka kişiler olmak isterlermiş. Bu yüzden de bu işi yapmaya karar vermiş. Ne yazık ki insanlar ona inanmak yerine deli olduğunu düşünürmüş. İş yaptığı insanlar çok memnunmuş lakin dükkanı kapatıyormuş artık. Dükkan dediğim de bir masa bir sandalye var. Bir de küçük bir sandık ve kütüphane. Adama inanmadım ama onu kırmamak için kafa salladım öylece. O ise giderek artan bir heyecanla bana sorular sormaya başladı:- Ne iş yaparsın sen kızanım?- Ben bir şirkette yöneticiyim efendim.- Kehkehkeh, kim değil ki?- Anlamadım?- Anlamazsın yavrum sen. Söyle bakalım ne olmak istersin?- Nasıl yani? Ben sizi anlayamıyorum efendim.Kalkıp kütüphaneden kağıt ve kalem aldı. Sandığı ayaklarımın dibine getirdi ve “Gözlerini kapat, ayaklarını uzat.” dedi. Hayda şimdi çattık, adam ayak fetişisti midir nedir? Neyse uzattım ayaklarımı, gözlerim hafif aralık ama. Ayaklarıma yaklaştığı an basacağım tepiği. Adam sakin sakin oturdu masaya. (Tek sandalye olduğu için ve benim popom o sandalyeyi işgal ettiği için adamcağız masaya oturdu) Kağıdı ve kalemi dizinin üzerine yerleştirdi.- Söyle bakalım şu anda kendini nerede görüyorsun?- Bir dükkanda.- Hayır, hayalinde neredesin?- Şey… Paris.- Tamam, başka?- Çok yakışıklı bir kocam var. Bir medya yıldızıyım. Herkes peşimde. Konserlere çıkıyorum. Küçük bir oğlum var. Bir restoranda sırf zevk için yemek yapıyorum. Yoksa çok zenginiz yani. İstediğim gibi alışveriş yapabiliyorum ve ben… Çok mutluyum.- İstediklerin bunlar mı?- Evet, tamamen bunlar.- Gözlerini aç. İşte böyle güzel kızım. Bunları yarın gerçekleştireceğim sana.- Ne? Nasıl? Ben sadece şaka yapıyordum.- İstediklerinin bunlar olduğunu söyledin.- Evet ama…- Aması yok. Yarın sabah saat beşte burada ol.Oradan çıktığımda kafam allak bullaktı. Bunların gerçek olduğunun farkındaydım. Ama adamın benim hayallerimi gerçekleştireceğine inanmıyordum. Neyse ne. Ertesi gün saat 04.47’de dükkanın önündeydim. Adamın beni işletmiş olması ihtimaline karşı on dakika bekler giderim diye düşünüyordum ki geldi. Dükkana girdik. Sandığı açtı ve içinden bir uşak kostümü çıkardı. Bana da ışıltılı bir gece elbisesi uzattı. İçerideki kabinlerde önce o giyindi, sonra ben. Bana gayet pahalı takılar taktı. Dışarı çıktığımızda bizi bir limuzin bekliyordu. Saat altıda Paris’e hareket eden bir jete bindik. İner inmez bir paparazzi ordusu üzerimize çullandı. Dükkanın sahibi o ufacık tefecik haline bakmadan diğer korumalarla birlikte fotoğrafımın çekilmesini önlemeye çalıştılar. Ben de o arada tamamen havaya girdim. İtiş kakış sonunda tekrar bir limuzine bindik.Arabaya bindiğimde dünyalar yakışıklısı bir adam kucağında küçük bir bebekle oturuyordu. Anında dudaklarıma yapıştı. “Sevgilim çok beklettin bizi” dedi. Bebeği bana doğru uzattı, bir oğlan. Kucağıma gelince kıkırdamaya başladı hemen. Dükkan sahibi hafifçe öksürdü.- Bugünlük adın Lizbeth. Kocan Adam ve oğlun Arnold. Ünlü bir medya yıldızısın. Bu akşam konserin var. Ama ondan önce eve uğrayacaksın ve alışverişe çıkacaksın. Tabii bir de Paris’in ünlü bir restoranında küçük bir aşçılık dersin var. Eğlenmene bak!Kekelemekten teşekkür bile edemedim. Doğruca eve gittik. Biricik kocamla birlikte oğlumuzu doyurduk ve uyuttuk. Gerçekten bir rüyada olduğumu düşündürecek kadar güzel bir seksin ardından odayı inceleme fırsatı buldum. Ne kadar da lükstü. Dolabı açtığımda ise ağzım bir karış açık kaldı. Beğendiğim ama paramın yetmediği bütün kıyafetler oradaydı. İçlerinden seçtiğim bir-iki parça şeyi giydim ve restorana geçtik. Hava kararırken konser yerindeydik. Kalabalık bir barda sahneye çıktım. Tezahüratlar havalarda uçuşuyordu. Ardından yeni ailemle yemeğe gidip geceye kocamla noktayı koydum.Sabah beşte bir telefonla yerimden kalktım. Bizim dükkan sahibi, beni aşağıda bekliyormuş. İpek geceliğimle indim aşağıya. Hadi, dedi. Gidiyormuşuz artık, hayal bitmiş. Hayatımda o kadar çok ağladığımı hatırlamıyorum. Sayıklaya sayıklaya uyumuşum. Uyandığımda yine hayal dükkanındaydık.- Sen mızmızlanmadan söyleyeyim, yaşadıkların bir rüya değildi.- Bunları yaşamam, nasıl mümkün oldu o zaman?- Ben çok zengin ama mutsuz biriyim. Birilerinin hayallerini gerçekleştirerek onları mutlu etmek istedim. Ama sende de gördüğüm gibi insanları hayallerine kavuşturup sonra ellerinden alınca daha da kötü oluyor.- Ben daha dün bir yıldızdım. Şimdi ise işe gitmem gerek, öyle mi?- Maalesef öyle küçük hanım.- Borcum ne kadar bu hayal kırıklığı için?- Hadi ama böyle konuşma, hayallerini gerçekleştirdin benim sayemde. Şimdi bu hayallere gerçekten sahip olmak için çalış. Ve hayır, borcun yok. Kapattım ben artık dükkanı.- Peki bunları nasıl yaptın, her şey o kadar gerçekçiydi ki.- Paparazziler, uşaklar, hayranlar… Hepsi kiralık insanlar. Alışveriş yaptığın mağazalar benim. O restoranlar da öyle. Adam benim çapkın oğlum. Arnold ise torunum, büyük kızımın oğlu.- Desene benim hayallerim senin gerçek hayatın.- Evet, öyle.- Peki söyle bakalım, bir geline ihtiyacın var mı? Hani şu çapkın oğlun için…
beytom:

Hoşlantı 4 ay sürermiş, eğer 4 aydan sonra hala duygularınız sürüyorsa; aşıksınız, demek-miş.4 aylık o süreci geçtik diyelim, ömrümüzden ömür çalan o adam varya hani, o’nu sığdıracak yer bulamadıkça; kendi iç’imizi kazıya kazıya o’na biraz daha yer açacağız ve bi’ bakmışız; benliğimizden hiçbir şey kalmamış geriye. O’nunla dolmuşuz, taşmışız hatta…O’nunla gülmüş, o’nu düşünüp ağlamışız bazen, sessizce… Fakat; ruhu bile duymamış. “Her şeye rağmen” demiş, hislerimizi sahiplenmişiz. Ve her an, her saniye; biraz daha katmışız kalan kendimize o’nu…Ama bir gün gelmiş, o varya o… Sizi görmüş ama dönüp bakmamış bile, yanınızdakilerle iki kelam etmiş ve gitmiş… Bahaneler üretip aramışsınız ama sesi buz kesmiş, sizin de nefesinizi kesmiş o tavırlar; bu kez dondurucu soğuğuyla… Şimdi çaresizsiniz, uykusuz gecelerinize bir de günleri eklersiniz artık. Aşk diye yırtmıştınız ya hani bi’ taraflarınızı; alın size aşk! Bekleyin bakalım, beklerken de “acaba niye böyle yaptı, nedir problem?” diye düşünürken, felaket senaryoları yazmayı da unutmayın.
beytom:

Ki yine ben gecenin en karanlık yarısında yine düşüncelerim ve hayalkırıklarımla kaldım bir başıma, odamın tam da ortasında. Sarılacak ne bir beden var, ne da birkaç gözyaşıyla ıslatılabilecek bir omuz… Kim yorulmaz ki hep kendi yaralarına merhem olmaktan? Ben artık yoruldum. Güçsüzüm, kabulleniyorum, utanmadan… Hem bunda utanılacak ne var ki? Siz hiç “hiç” oldunuz mu?

beytom:

Bazen gözleri baloncuk olmuş, gözyaşlarına tutunmaya çalışan küçük bir kız çocuğu bakar bana aynada. Hıçkırıklara boğulmaya yüz tutmuş kalbini uzatmaya kıyamaz birisine.

Öyle korkak…

6 notes   |   Reblog
beytom:

Yıllardır susuyordu.Onun susuşu tüm evreni sessizliğe boğuyordu.O, nefes almak kadar yaşıyordu. Ne kadar yaşamaksa, ne kadar tam olunuyorsa o kadar işte.Sonra durdu, uzunca baktı ve gülümsedi.O gülümseyişle hiçbir kelimenin hiçbir cümlenin anlatmaya cesaret edemeyeceği şeyler verdi.O gülümseyiş, umuttu.Yaşamaktı, yaşatmaktı. Nefes almayı öğretti o gülüşle. Yeni doğmuş bir bebek için hava ne ise, ışık, renk, koku neyse o bakış da oydu.Durdu, uzunca gülümsedi ve gözünden bir damla yaş düştü. En azgın nehirlerde boğulsa bu kadar üzülmeyecekti belki de. Bocaladı. Ruhunun bir parçası kopmuş gibi hissetti.Bir anda bulduğu varlığı bir anda anlamını yitirmişti sanki. Sendeledi. Dengesini bulmaya çalıştı. Herşey hiç olmadığı kadar gerçek, hiç olmadığı kadar hayaldi. Durdu, düşünmeye çalıştı. Sonra bir damla yağmur çarptı gözüne, bir parça gün ışığı. Ruhundan kalan gibi gözleri de etrafta dolaştı. Bir gökkuşağı buldu. “Renk nedir? ” diye sordu kendine. Yavaşça anlam buldu. Her düşündüğünde aklına gelen oydu ya hani. Yine “O” dedi. Bir damla daha gözlerinden boşluğa düştü. “Artık yok!” dedi, hatırladı. Sonrasında renkler gitti. Ardından ışık, koku, hava. Hepsi birkaç kalp atışı süresince oldu. Yoktu, bir anlığına bulanık bir düş halini aldı. Sonra tekrar yok oldu. Hiç olmamışçasına.Korkarcasına.